Efendim, sizce şu zamanın gençlerinin en büyük ihtiyacı nedir? Bu hususta kanaatlerinizi ve tavsiyelerinizi alabilir miyiz?
Her toplum, -hak veya bâtıl- kendi inanç, fikir, kültür ve gelenekleri içinde hayâtiyetini devam ettirir. Meselâ, yahudiler, hristiyanlar, budistler kendi inanç ve kültürleri içinde, ateistler kendi nefsânî temâyülleri içinde, liberaller, komünistler ve sosyalistler kendi ictimâî ve iktisâdî görüşleri içinde hayatlarını devam ettirirler. Müslüman bir gencin, aslî kimliğini koruyup yaşatabileceği yegâne kültür ise, Kur’ân ve Sünnet kültürüdür.
Asıl mesele fiili fetihten önce gönüllerin fethini gerçekleştirmektir. Bizim âlimlerimizi, ariflerimiz gönül fethini de ilim, irfan ve hikmet birikimlerini hâl dili ve tebliğleriyle, henüz fethi gerçekleşmemiş olan topraklarda yaşayan insanların gönüllerinde gerçekleştirdiler. Üstat Necip Fazıl Kısakürek; “Ağaç, bulduğu havaya göre yemiş verir.” Derinlemesine düşündüğümüzde pratik hayatımızda bu sözün çok önemli bir yere sahip olduğunu idrak ederiz.
Türk Edebiyatının Anadolu’daki ilk verimlerinden biri olan ve 14. yüzyılda Kırşehir’de şair Gülşehri tarafından kaleme alınan Mantıku’t - tayr (Kuşların Dili) milletimizin tarihini ve talihini kuran eserlerin başında gelir. Gülşehri, İran’ın büyük şairi Feridüddin-i Attar’ın aynı adı taşıyan eserinden tercüme ettiği Mantıku’t - tayr’da bizlere bir yolculuk hikâyesi anlatır. Aslında çok tanıdık bir hikâyedir bu. Bizim hikâyemiz.
Mustafa Çağlı 1977 Hatay/Reyhanlı doğumluyum. Reyhanlı da bir Anadolu Lisesinde Matematik Öğretmenliği yapmaktayım. Evli, 2 Çocuk babasıyım. Suriye Savaşının başladığı 2011 yılından bu yana IHH Suriye Eğitim Koordinatörlüğü görevini yürütüyorum.
Güvercin umutlarla gökkuşağı sevinçle İkbale ferman oldu şimdi yıldız gözlerin. Elem denizlerinde yüzerken sancılarla
Derdime derman oldu şimdi yıldız gözlerin. Gizemli ülkelerde misk ü amber arayan Avcıya ceylan oldu şimdi yıldız gözlerin. Bülbül nasıl coşmasın gül-i rana aşkına Gülşene bağban oldu şimdi yıldız gözlerin.
Şüphesiz, inanıp yararlı işler yapanlara gelince, onlar için içlerinde ebedî kalacakları Firdevs cennetleri bir kahvaltı veya konaktır. Oradan ayrılmak istemezler. De ki: “Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadar da ilave etsek, denizlere deniz katsak; Rabbimin sözleri tükenmeden önce denizler tükenirdi.” De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Ne var ki bana, ‘Sizin İlah’ınız ancak bir tek ilâhtır” diye vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın.”
İlim ile ilgili bir yazı yazmak düşüncesiyle bulunduğum süre zarfının çok keyifli geçtiğini itiraf ederek söze başlamak isterim. Herhangi bir sözcük ile karşılaşsam ilk yaptığımın kendi içimde sözcüğü sorgulamak olduğu ve sorgulamanın sonuçlarını evirip çevirmek olduğu bilinir. İlim üzerinde de haliyle aynı aşamaları başlatmış oldum. Elde ettiğim naçizane görüşlerimi ise yazmayı ümit ediyorum.
İlk anda gelen sonuç Yunus Emre’nin dörtlüğü oldu: İlim ilim bilmektir/İlim kendin bilmektir/ Sen kendin bilmezsen/ Ya nice okumaktır. Yunus Emre ile bu vesile sonucunda karşılaşmak kendi açımdan heyecan verici oldu.
(Sorgulama işlemi devam ederken âdetimdir Kubbealtı akademinin sözlüğünden bir de ilim yazarak arama yaptım -paralel arama denebilir içimdekine.- Sözlükte verilen misal ile alıntılayarak yazdığım dörtlük aynıydı.)
“Hüsn-i Hat” kelime olarak “Güzel Yazı” manasına gelmektedir. Terim olarak ise, Arap harfleriyle (Kur’ân harfleriyle) estetik kurallara bağlı kalarak ölçülü ve güzel yazı yazma sanatıdır. Sanatkârına ise “Hattat” denilmektedir.
Arap yazısı, aslı Fenike alfabesine dayanan Nabati yazısından doğmuş ve gelişmiştir. İslâm öncesi Arap yazısı başlangıçta noktasız, harekesiz, iptidai bir yazıdır. İslâm’ın doğuşu ile birlikte Kur’ân’ın yazılması, okunması, muhafazası ve yayılması konusunda ortaya çıkan zaruret, yazının önemini artırmıştır.