…
Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm.
ERDEM BAYAZIT
Günlerden Cumaydı. Saat 9.50’de Ömer kapı sesiyle uykusundan uyandı. Gelen, çocukluğunu beraber geçirdiği, ilkokul ve lisede sınıf arkadaşı olan samimi dostu Said idi. Öyle iyi arkadaşlardı ki tabiri caizse yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Ta ki kazanın olduğu güne kadar. O trafik kazasıyla Ömer’in hayatı altüst oldu. Yemeden içmeden kesildi, kırk gün uyku nedir bilmedi. Normalde insanlar için bir rahatlama vesilesi olan ağlamak, onun için sürekli bir eziyete dönüşmüştü. O kadar çok ağlıyordu ki artık gözlerinden yaş akmıyordu. Kalbindeki gam yüzüne yansımış, karşısındakine hemen etki ediyordu. Çevresindekiler Ömer’den uzaklaşıyordu. Olayın üstünden kırk gün geçmesine rağmen normal hayatına dönememişti.
Said, kadim dostunun halini bildiğinden onu Cuma Namazına davet etmeye, artık hayatına devam etmesi için yeni bir adım atmaya ikna etmek için gitmişti. Ömer’i ikna etmek kolay olmadı tabi. Ama Said alttan girdi üstten çıktı sonunda başardı. O ara aklına lise son sınıftaki halleri geldi. O zaman tam tersi Ömer onu namaz kılmaya ikna ederdi. Hatta ilk defa hutbeye çıkıp Cuma Namazı kıldırdığında müezzinliği zorla Said’e yaptırtmıştı. Hatta Ömer’in babası Ali Yahya o namazda oğlu hutbe duasını okurken gözyaşlarını tutamamıştı. Hatta Ömer, Hazreti Musa’nın da duası olan “Rabbiş rahli sadri ve yessirli emri vahdul ukdetem millisani, yefkahu kavli.”*derken bugünü de gördüm ya artık ölsem de gam yemem diye mırıldanmıştı. Ama Ali Yahya mutlu bir anda söylemenin gelenek haline geldiği bu sözü söylerken, bilemezdi oğlunun annesiz, babasız, kardeşsiz kalacağı o kazanın olacağını.
Camiye gittiler ama Ömer, hocayı dinlememeye karar vermiş bir hâlde sırtını caminin sütunlarından birine vererek oturdu. Sanki Allah azze ve celleye, Rahman ve Rahim olan merhametlilerin en merhametlisine sırtını dönmüştü. Sonra kulağına hocanın sesi takıldı. Aslında dinlememeye karar vermişti ama dinleyivermişti işte. “Yetimin sahibi ALLAHHH’TIRRrr...” Tüyleri diken diken oldu birden. Çünkü kırk gündür kendisi de hem yetimdi hem öksüz. Bıraktı yine Cuma’nın farzlarından olduğunu bildiği hutbeyi dinlemeyi. Düşüncelere daldığında saat 12.34’tü. Said’in Ömer’i uyandırdığı vaktin üstünden 2 saat 44 dakika geçmişti. Ömer şaştı birden: Niye bunu düşünmüştü?
Burada düşünmesi gereken sadece Ömer mi, yoksa biz de düşünmeli miyiz? Allah En’âm Suresi 32. ayetinde ve daha birçoğunda bize şöyle buyuruyor: “Efelâ ta’kilûn.” (Akletmez misiniz?) Ayete göre bizim de düşünüp ibret almamız gerekiyor değil mi? Peki, ne kadar düşünüyoruz? Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’i, biricik ve tek önderimizi ne kadar düşünüyoruz? Ne kadar ibret alıyoruz hayatından, çektiği sıkıntılardan?
Birçok sporcu çalıştıran bir antrenör düşünelim. Bu antrenör en sevdiği sporcusuna daha zor idman yaptıracak, onu sürekli zorlayacaktır. Çünkü onun başarılı olmasını ister. Tabi şunu da bilir, cefa çekilmeden sefa olmaz. Gelişmesi için sürekli zorlar sporcuyu. İşte rabbimiz efendimizi çok sevdiğinden onu çok çetin imtihanlara tabi tutmuştur. Öyle imtihanlar ki başka bir insanın altından kalkamayacağı türden.
Efendimiz aleyhissalatu vesselam yetim doğmuş, babasını hiç tanımamış. Daha altı yaşında annesini, sekiz yaşında ise dedesini kaybetmiş. Düşünsenize kendinizi o halde. Ben dedemi kaybettiğimde on sekiz yaşındaydım uzun süre okula gidemedim. Hani dedem de tek koruyucum falan da değildi yani, başımda annem babam vardı. Sübhanellah! Efendimiz kimin himayesinde kalsa aradan çok geçmeden hâmisini kaybetmişti. O yüce insan tam altı evladını, üç torununu kendi elleriyle toprağa vermişti. Efendimizin yaptığı tebliğde Allah, ödül olarak cenneti, ceza olarak ise cehennemi vaad ediyordu. Ama burada kaçırılmaması gereken bir nokta var. Rasulullah’ın davetine son koruyucusu, müşriklerin karşısındaki yegâne sığınağı, biricik amcası Ebu Talib dahi icabet etmemişti. Düşünün en yakınındaki insanlardan birinin bile cehenneme gideceğini bildiği halde tebliğine devam etmekten geri kalmamıştı.
Araplardaki geleneğe göre bir baba ilk oğlunun ismiyle anılır. Efendimiz de ilk oğlu olduğunda Ebu’l-Kâsım künyesiyle anılmaya başlandı. Düşünsenize daha bebekken vefat eden oğlunuzun adıyla arkanızdan biri sesleniyor. Her seslenişte oğlunuz gelmez mi aklınıza? Sübhanellah! Şayet biri dedemin lakabı ile bana seslense her seferinde aklıma dedem gelir, kahrolurum. Şunu bir kere daha hatırlatmak istiyorum, ben dedemin vefatından bahsediyorum. Efendimizin vefat eden yakını ise Ebu’l-Kâsım ismiyle anılmasına vesile olan oğlu.
Kızı Rukiye’nin, eşi Hazreti Osman (radıyallahu anhuma) ile birlikte ilk hicret edenlerle Habeşistan’a gitmesine müsaade göstermiş, kızından ayrı düşmüş, ama kızının kocasından ayrı düşmesine gönlü razı olmamıştı. Yine kendisi sıkıntı çekmişti. O çağda kadınların ne kadar hakir görüldüğü malumunuz. Buna rağmen tereddüt etmemişti. Şimdi bu kadar hukuk sistemine, kolluk kuvvetine rağmen kızlarımızı bakkala gönderirken ikilemde kalıyoruz. Efendimiz neler yaşamış böyle!
Efendimiz çok güvenilir, dürüst bir insandı. Zaten Kureyşliler ona Muhammedü’l-Emin diyorlardı. Sallallahu aleyhi ve selem ilk açık tebliğinde söze şöyle başladı: “Ey Kureyşliler! Size şu dağın arkasında bir düşman birliği var desem inanır mısınız?” Kureyşliler: “Evet, senin yalan söylediğine şahit olmadık.” dediler. Efendimiz konuşmasına devam etti: “Öyleyse ben büyük bir azaba duçar olacağınızı size haber veriyorum. Allah bana en yakın akrabamı uyarmamı emretti. ‘Allah’tan başka ilah yoktur.’ demedikçe size ne bu dünyada ne de âhirette bir faydam dokunur.” Bunun üzerine Kureyşliler efendimize yalancı dediler. Ömrü boyunca güvenilen, sözüne itibar edilen bir insan, güvenilirliğini teyit ettikten üç cümle sonra yalancı diye suçlanabilir mi? Bu nasıl bir çelişki? Bizler sık sık yalan söylediğimiz halde birinin bize yalancı demesi halinde yerin dibine giriyoruz. Efendimizin hissettiklerini tahmin dahi edemiyorum.
Rahmet peygamberi bu kadar sıkıntı çekmesine rağmen onun aklı her daim ümmetindeydi. Efendimiz ümmetinin dertleriyle, kendisininkinden daha çok dertleniyordu. Her zaman önceliği ümmetiydi. Hiçbir zaman sıkıntı çekmekten gocunmamıştı. Rasulullah ölüm döşeğinde yatarken Hazreti Fatıma annemiz ona, şifa vermesi için Allah’a dua etmesini söylemişti. Adı gibi biliyordu ki Allah habibinin duasını geri çevirmezdi. Efendimiz ise: “İnsanların en çok musibete uğrayanları evvela peygamberlerdir, sonra derecelerine göre veliler ve salihler gelir. Kişi dinine göre bela ve imtihanlara maruz kalır. Eğer dine bağlılığı varsa, belası daha da artar. Fakat dininde gevşek yaşıyorsa ona göre musibetlerle karşılaşır. Kişiye belalar gelir gelir de artık onun üzerinde hiçbir günah kalmaz.”** diyerek her zamanki gibi sıkıntı çekmekten kaçınmadı. En sevgiliden geldiğini bildiğinden, cefaya kucak açtı ve onu tebessümle karşıladı.
Rasulullah öyle merhametliydi ki ümmetinden olmayanların sıkıntılarına bile üzülürdü. Bir gün azatlı kölesi Zeyd’in babası Harise, oğlunu almaya gelmişti. Zeyd ise babasıyla gitmeyip efendimizin yanında kalmayı tercih etmişti. Efendimiz Harise’nin durumuna çok üzülmüş ve onu mutlu etmek için Zeyd’i evlatlığı ilan etmişti. Başka bir zaman da Rasulullah Taif’te taşlanmış ve yaralanmıştı. Her yeri kanlar içindeydi ama onun vücudu acımamış, yüreği yanmıştı. O durumda bile Taiflilere üzülmüş ve ellerini açıp: “Allah’ım! Bunlar hakikati göremiyorlar, ama ümit ediyorum ki bunların çocukları bir gün gerçeği görecekler, tevhide ereceklerdir. Senden onları hidâyete erdirmeni istiyorum.” diyerek kendisini taşlayanlara dua buyurdu.
Sahih bir hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: "Her peygamberin Allah'ın kabul edeceği bir duası vardır. Her peygamber o duayı yapmada acele etti. Ben ise bu duamı kıyamet gününde, ümmetime şefaat olarak kullanmak üzere ahirete bıraktım. Ona inşaallah, ümmetimin şirk koşmadan ölenleri nail olacaktır."*** Yine başka bir sahih hadiste Peygamberlerin mahşerdeki dehşetten “nefsi nefsi” diyecekleri zaman dahi Resulullah efendimizin “ümmeti ümmeti” diyeceği geçmektedir. Buna göre “Allah’ım peygamberleri bile kendi derdine düşüren mahşer gününde bizi Resulullah aleyhi’s-selam’ın şefaatine layık eyle.” şeklinde bir duada bulunmak uygun olur diye düşünüyorum. Peygamberimiz meğer ne çok sıkıntı çekmiş bizler için. Bizler kurtuluşa erelim diye nelere göğüs germiş! Ne kadar çok sabretmiş! Ne kadar az düşünüyoruz? Aklıma aynı ayet geldi: “Efelâ ta’kilûn.”
Ömer Cuma Namazı’nı kılar kılmaz eve gitti ve eline gelen ilk siyer kitabını aldı. Okumaya başladı ve okudukça tevbe etti. Kendi kendine düşündü: “Ne kadar az düşünmüşüm.” Okudu okudu okudu… Kendi çektiklerinin kolay olmadığını, zor bir imtihandan geçtiğini anladı ama âlemlere rahmet olarak gönderilen güllerin efendisinin sabrederek geçtiği onlarca imtihandan sadece ailesini kaybetmeyi yaşamıştı. Efendimiz yaşadığı onca sıkıntıdan sonra bir vakit namazını bile kaçırmamış, normal yaşantısına, tebliğ görevine devam etmişken Ömer kırk gün boyunca adamakıllı bir vakit namaz bile kılmamıştı. Kendi kendine kızdı. Pişman oldu, tekrar tevbe etti, rabbine yöneldi, af diledi. Allah’ın yüce merhametine sığındı. Aklına Musab Bin Umeyr (radıyallahuanh)’ın sözü geldi. “Rıza yolunda biraz cefa gördük diye, Allah’a naz mı edeceğiz?” Evet, Allah’a naz etmişti ama cahil olduğundan, akletmediğinden yapmıştı bunu. O anda saate baktı. Saat öğlenden sonra 6.32’idi ve akşam ezanı okunmaya başlamıştı. Bir ikindi namazını daha kaçırmıştı ki birden irkildi. Aklına 6.32’den 632’ yılı geldi. Bu efendimizin vefat ettiği yıldı. Habibullah bile ölmüştü, Ömer’in ailesi neden ölmesindi. Ölümü öldüren Allah’a hamd etmek için “Elhamdulillah” dedi ve aklına 6 ve 32’den 6.sure 32. ayete bakmak geldi. O anda dünya durdu. Sanki okuyan kendisi değildi de göklerden bir ses geliyordu: “Efelâ ta’kilûn.” Sonra aklına Cuma Namazında takılan, 2 saat 44 dakikalık zaman dilimi gelmişti ve Kur’an’ın 2. Suresi 44. ayetini açtı ve yine aynı ayet:“Efelâ ta’kilûn.” Aman yarabbi! Allah insanları, düşünmedikleri hususunda ne kadar çok uyarmıştı. Rabbini bütün eksik ve noksan sıfatlardan tenzih ettiğini belirtmek için Sübhanellah**** dedi ve kalktı. O an bütün dünyasının değiştiğini hissetti. Artık “gözündeki peygamber efendimiz” çok farklıydı. Allah’a sığındı, tevbe ve istiğfar etti.
Öykü: Ubeydullah Yalçın
*“Ey rabbim. Göğsümü aç, genişlet. İşimi kolaylaştır. Dilimde bulunan düğümü çöz de, anlasınlar beni.”(Taha suresi 25-28. ayetler)
**(Tirmizi, Zühd 57; Ahmed b. Hanbel, I/172, 174)
***Buhari, Da'avat 1, Tevhid 31; Müslim, İman 334, (198); Muvatta, Kur'an 26, (1, 212)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder